Sizin hayalleriniz..,Bizim işimiz. Pardus... Özgürlük İçin...
Hosgeldiniz! e-posta: shabidyn@yahoo.com
Milliyet Yorumlar Hürriyet Yorumlar Site Hakkında

SON MAKALELER

(10-Ağustos-2007)Shabidyn

NEDEN SIFIRINCI MEDENİYET SEVİYESİNDEYİZ ?!


Uygarlık veya medeniyet, bir ülke veya toplumun veya diğer zeki canlı türlerinin, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eder. Uygar kelimesi, yerleşik hayata ilk geçen Türk kavimi olan Uygurlardan gelmektedir.

Medeniyet ve uygarlık kavramları çoğunlukla aynı anlamda kullanılmakla birlikte, uygarlığın daha geniş bir anlam taşıdığını ifade etmek mümkündür. Medeniyetin, belirli bir insan topluluğu veya topluluklarının belirli bir coğrafya üzerinde ve belirli bir zaman içinde ortaya koydukları değerlerle sınırlı olmasına karşı; uygarlık kavramının, binlerce yıl devam eden gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojisinin katkısı ile ortaya çıkan ve tüm insanlığın eseri ve malı olan evrenselliği sözkonusudur. Uygarlık bir yerde medeniyetlerin bileşimidir.

Uygarlığın doğuşuna ve yükselişine Çin'den Uygur ve Orta Asya Türklerine; Hindistan'dan ve Mezopotamya medeniyetinden eski Mısır medeniyetine; Ege kıyılarındaki antik çağ sitelerinden Roma'ya; Batı Avrupa'da aydınlatma çağını yaratan, sanayi inkılabını gerçekleştiren milletlere ve nihayet Amerika ve Uzak Doğu'daki Japonlar'a kadar, tarih boyunca sayılamayacak kadar çok ülkenin ve ulusun katkısı olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Burada göze çarpan İlginç bir durum medeniyet odağı tarih boyunca Doğu – Batı yönünde ilerlemiş ve şu anda da tam bir tur atmıştır. Çin bayrağı tekrar devralmış görünüyor ve medeniyet odağının hareketi yine aynı yönde devam ediyor gibidir.

Daha önceki yazılarımda belirttiğim üzere, dışarıdan enerji alarak entropisini sabit tutabilen otomatik kontrol sistemlerine “canlı” denir. Bunu yapabilen organizmaların en gelişmişi “insan” denen canlı türüdür. Evrende benzeri henüz bulunamamis tek gezegen olan Dünya’nın kaynaklarının kullanımı “insan” türünün kontrolündedir. İnsan, bilinci olan tek canlıdır. Her yaptığını bilerek yapar, bilgi yaratır, bilgiyi kullanır teknolojiye çevirir. Teknoloji bilginin somut uygulama alanıdır. Bilgi arttıkça teknoloji gelişir, yeni teknolojik imkanlar hayatı daha kompleks duruma sokar. Teknoloji göreceli olarak yüz yıl öncesine göre bile baş döndürücü düzeydedir. O zamanlar hayal bile edilemeyen pek çok imkan şu anda gerçektir. Tüm bunlara rağmen dışardan “insan” denen canlının başardıklarına tarafsız bir gözle bakmak istersek aslında başarılması gereken daha ne kadar çok şey olduğunu görürüz.

Bunlara kısaca değinmek isterim. İnsan hala fosil yakıt tüketiyor, enerji problemini henüz çözememiş durumda. Teknoloji üretirken çevreyi kirletiyor ve kendi yaşamını da tehlikeye atıyor yani temiz teknolojiye ulaşamamış. Kendi türünden birini bilinçli olarak öldüren tek canlı maalesef hala ve sadece insandır. Mevcut kaynakların adil paylaşımını başaramıyor, bu yüzden savaş adı altında ve aslında cinayet işleyen medeni(!) insan grupları var. Bunlar yapısal farklılıkları olmamasına rağmen çözülememiş enerji problemi yüzünden gruplaşmışlardır. Kaynak paylaşımında en büyük payı almak için devamlı tetikte beklerler ya da hamle yaparlar, çatışırlar, öldürürler, ölürler. Yaptıkları herşeye maddi manevi mesnetler uydururlar. İnsanın önündeki en önemli problem “Enerji”dir.

Fosil yakıtlar 21. yy içinde bitecektir. Atmosfer artık oluşan karbon emisyonunu kaldıramamaktadır. Dünya’daki karbon miktarı sabittir. Karbon, yer altndaki kömürde ve diğer fosil yakıtlarda, denizin altında ve ağaçlarda bitkilerde hareketsiz şekilde dururken insan bunları yakarak karbonun açığa çıkmasına ve atmosfere karışmasına neden olmaktadır. Dünya da buna “küresel ısınma” karşılığını veriyor. Çözüm karbonu tekrar katı hale getirip atmosferden çekmektir. Bunun için yapılacak en güzel hareket ülkelerin yıl içinde belli sayıda ağaç dikmeleridir.

Küresel ısınma süreci başladı ve bilimadamlarına göre daha asırlarca devam edecek. Bu süreci geri çevirmek imkansız ama en azından daha fazla ilerlemesini engelleyebiliriz. Bilimsel verilere göre; ülkemiz küresel ısınmanın zararlı etkilerini en önce ve en şiddetli biçimde yaşayacak. Bu nedenle ormansızlaşmanın önüne geçilmesi ve ağaçlandırma çalışması yapılması sera gazlarının atmosfere salınmasında yarattığı etkiyi en aza indirgemesinde önemli rol üstlenecektir.

Ağaçlandırmanın karbonun tekrar yer yüzüne dönmesinde ve katılaşmasında ne kadar etkili olduğunu şu basit hesapla kolaylıkla anlayabiliriz. Yetişkin normal bir ağaç bir saatte ortalama 2.3 kg karbondioksiti bünyesine alır, fotosentezle 1.7 kg oksijen üretir. Bu da ağaçlandırmanın küresel ısınmayla mücadelede en etkin yöntemlerden biri olduğunu ispatlamaktadır. Yurdumuzda TEMA Vakfı (www.tema.org.tr) , yaptığı ağaçlandırma çalışmaları çerçevesinde 15 yılda 4 milyonu aşkın fidanın ve 600 milyonu üzerinde meşe tohumunun toprakla buluşmasını sağlamıştır. Bu ağaçlandırma çalışmaları sonucunda yaklaşık 100 yıl sonra toplamda 8.673.720 ton CO2 emilimi yapılmış olacaktır.

Türkiye’de Orman bakanlığı TSK’nın da katkısıyla senede 40 milyon fidan dikiyor. Bu rakam yılda yanan ağaç miktarını karşılamıyor. Türkiye’nin kaybettiği ormanları için, sanayisinden kaynaklanan karbon emisyonunun etkilerini azaltmak için ve küresel ısınmayı azaltma yönünde olmak için yılda 1 milyar fidan dikmeye ihtiyacı vardır. Orman Bakanlığı bunun ütopik olmadığını alt yapılarının buna uyarlanabileceğini söylüyor. Diğer yandan Türkiye’de fidancılıkta bir ölçek problemi var. Fidan üretim alanları çok küçük. Orman Bakanlığının özel sektöre uygun tahsisler yapması ve devletin ağaçlandırmayı teşvik edici yasa ve uygulamaları desteklemesi gerekmektedir.

Bugünlerde Türkiye’de yapılan konut sitelerinde (küresel ısınma ve çölleşme tehlikesine rağmen) yapay göller, havuzlar, geniş çim alanları ve dandik palmiyeler yoğun şekilde kullanılmaktadır. Ne Turizm Bakanlığı ne de Orman Bakanlığı bunlara birşey dememektedir. Hatta Turizm Bakanlığı Akdeniz Bölgesinde 100 adet golf sahası yapmayı ve zengin turist çekmeyi planlamıştır!? Bu konuda Metin MÜNİR Milliyet gazetesinde “Golf tutkusu susuzluk korkusu (09/08/2007)” yazısını okumanızı tavsiye ederim (yazının internet adresi, http://www.milliyet.com.tr/2007/08/09/yazar/munir.html) Konut sitelerinin tatlı su ısrafına neden olan yapılanmalarının daha proje aşamasında engellenmesi ve izin verilmemesi gerekir. Aynı etkileri daha doğal yöntemlerle ve biraz dikkat harcayarak da yapabilirler. Siteler genelde şehir dışında ve zaten yeşil olan alanlar üzerinde yapılıyorlar. Öncelikle mevcut yeşilliği bozmayacak şekilde gereken tedbirleri alması lazım müteahhit firmanın. Mevcut ağaçlar kesilmemeli. Tamam belki mevcut ağaçlar, istenen yere labut gibi taşınan kökü derin olmayan gölgesi de olmayan dandik palmiyeler kadar estetik gelmeyebilir bazı yüksek estetlere ama “Doğa” maalesef onlarla aynı fikirde değil üzgünüm!? Bitki örtüsünü oluşturan diğer çalılık, mevcut çimenler, küçük de olsa su kaynakları, vb dikkate alınarak, sitenin yerleşim projesi buna göre tasarlanarak işe başlanabilir. Site yapıldıktan sonra bitki örtüsü yetersiz geliyorsa bölgenin iklimine uygun fazla su istemeden kendine yetebilecek ağaç fidanları dikilmelidir. Taşıma suyla dolan yapay göllere, sulamalı çim alanlara, palmiyelere kesinlikle izin verilmemelidir. Uygun yerlere dikilen normal ağaçlar etraflarını nemlendirip yerlerde doğal çimlerin oluşmasına da katkıda bulunacaktır zaten. Sitelerin yeşil alan oranı %70 üzerinde olmalıdır. Konut sitelerini inşaa eden iş makinelerine de çeki düzen verilmelidir. Örneğin demir tekerlekli, paletli araçlar kullanılmamalı. Bunlar ince verimli toprak yüzeyini bozuyorlar. Yapılar ya da villalar demonte tasarlanmalı ve site alanı içinde sadece montajları yapılmalı. Temel ve altyapıyla ilgili çalışmalarda lüzumsuz kazılar yapılmamalı, kazılarda çıkan ölü toprağın araziye yayılması engellenmeli. Örneğin çıkan ve kullanılmayacak olan toprak raylarda gidip gelen konteynerlerle site alanı dışına aktarılabilir, yolda bekleyen harfiyat kamyonu bunu alıp daha önceden belediyenin saptadığı zararsız bir yere taşır. Genel olarak yeşil alan destekli uygulamalar böylece yukarıda belirtilen fidan talebini de artıracaktır ve atmosferdeki karbonun çekilmesine katkıda bulunacaktır.

Temel düşünce atmosfere yaydığımız karbonu tekrar yer yüzüne bağlamaktır. Yaktığımız kömürler geçmişteki ağaçların mezalıklarıdır. Yapılacak ağaçlandırma çalışmaları aslında mezardaki yok edilen ağaçların diriltilmesi çabasıdır. Yakarak havaya verdiğimiz karbonu ağaç dikerek geri çağırmak zorundayız ağaçlandırma bunun için çok önemlidir. Yağmur ormanlarının kesilmesine acilen son verilmelidir. Kesilen her ağaç ergeç atmosfere karbon olarak gidiyor. Diğer yandan karbon emisyonunun da azaltılması şart. Mevcut karbonu gazlaştıran fosil yakıt tüketiminden vazgeçmek zorundayız. Fosil yakıtlar ısınmada, enerji üretiminde ve ulaşım araçlarının motorlarında kullanılıyor daha çok. Tüm araçların motorları yakıt piliyle çalışabilse ve bu pillerin edinilme ve doldurulma maliyeti fosil yakıtlardan daha düşük olsa karbon emisyonu çok düşerdi, doğa süper olurdu o zaman. Petrolün varil fiyatının 100 dolara yaklaşması bu bakımdan olumlu bir gelişmedir, alternatif enerji kaynaklarını teşvik etmektedir. Öte yandan dünya devletlerinin Kyoto protokolünde olduğu gibi kendi aralarında anlaşarak yapılan üretimlerin fiyatlandırılmasına karbon emisyon maliyetini de eklemeleri zorunlu olmalıdır. Üretilen her şeyin bir karbon emisyon maliyeti vardır ve bu hesaplanabilir bir değerdir.

Yazının başlığında belirtilen “Sıfırıncı Medeniyet Seviyesi”nde olmamızın temel nedeni temiz enerji problemimizin olması ve devamlı doğayı kirletmemizdir. Bu ifadenin kaynağını biraz açıklamak gerekiyor. Astrofizikçi Nicolai Kardashev tarafından önerilen ve “Kardashev Derecelendirmesi” denilen bir yöntem vardır. Kardashev medeniyet seviyesini dört dereceye ayırıyor : Tip-0, Tip-I, Tip-II ve Tip-III. Bu derecelendirmedeki temel argüman medeniyet sahibi zeki canlıların enerjiyi ne kadar etkin ve çevreye zarar vermeden elde ettikleridir.

Tip-0 medeniyet : (Dünya’nın durumu buna giriyor) Enerji kaynakları verimli kullanılmaz, çevre kirlenmektedir.

Tip-I medeniyet : Zeki canlılar gezegenlerindeki küresel güçlere daha hakimdirler, enerjiyi daha etkin şekilde elde ederler ve çevreyi kirletmezler. Gezegendeki tüm enerji kaynaklarını optimal kullanabilir durumdadırlar.

Tip-II medeniyet : Gezegendeki enerji kaynaklarından başka Güneş’in kendisini de enerji kaynağı olarak kullanırlar. Enerjiyi doğrudan Güneş’ten çekerler. Hatta Güneş’in çevresini bir kabuk şeklinde çeviren enerji toplama birimleri kullanırlar. Bu seviyede zeki canlılar gezegenler arasında kolaylıkla seyahat edebilirler.

Tip-III medeniyet : Büyük bir medeniyettir ve galaksi seviyesinde enerji kaynakları vardır, Evren’e yayılma başlamıştır.

Dünyadaki medeniyet seviyesi Tip-0 tanımına uyuyor. Şu anda Güneşten Dünyaya gelen enerjinin milyonda birini kullanıyor durumdayız. Fizikçi Freeman Dyson 200 yıl içinde Tip-I uygarlık seviyesine geçebileceğimizi öngörmüş. Bir hesaba göre her yıl insanlık enerji üretimini %1 arttırırsa 3200 yıl sonra Tip-II ve 5800 yıl sonra Tip-III medeniyet seviyesine ulaşabiliriz deniyor.

Tabii medeniyet seviyesini sadece enerji bazlı dikkate almak ne kadar doğru? Bunun için ille Güneş’e yıldızlara yönelmek şart mı? Güneş enerjisi demişken aklıma Türkiye’de ve dünyada yapılan güneş enerjisiyle çalışan araba yarışları geldi. Genelde öğrenci tipli elemanlar bir araya gelip değişik modellerde solar arabalar yaparlar, arabaların üstünü güneş pilleriyle donatıp yarışa çıkarlar, arabanın üstünde birkaç metrekare güneş pili yer alır, hatta Tübitak, Üniversiteler bile destek olur bunlara. Bu arabaları yapanlara gelecek vaad eden kişiler gözüyle bakılır, medya da pompalar bu durumu. Benim bildiğim 20 senedir benzer arabalar yapılıyor ama hiçbir numara çıkmadı şimdiye kadar! Çünkü işin mantığı yanlış, güneş piliyle çalışan arabayı kim ne yapsın güneş buluta girince ne yapacaksın, gece ne yapacaksın? Güneş pili makul verimliliğe getirilebilirse ancak o zaman yardımcı enerji kaynağı olabilir. Arabalar yerine güneş pili üreten firmaların yarışması lazım aslında, şu kadar verimli güneş pili yaptım demeliler. Hiç güneş pili yapan firma reklamı görmedim.

Enerjiyi gidip Güneş’ten çekmeye çalışmak pek mantıklı gelmiyor ama Güneş’teki enerji üreten mekanizmanın Dünyada gerçeklenmesi enerji problemimizi kesin şekilde çözecektir. Şu anda büyük eletrik gücünde enerji üreten nükleer reaktörler yapabiliyoruz. Bu reaktörler Uranyum-235 kullanıp Plutonyum atık üretiyorlar. Plutonyum radyoaktif olduğu için depolama problemi yaratıyor. Enerji üretirken Uranyum atom çekirdekleri parçalanıyor, açığa çıkan nötronlar diğer atom çekirdeklerini parçalıyor, bu zincir reaksiyon denetim altında tutularak açığa çıkan ısı enerjisiyle buhar trübinleri döndürülüyor jenaratorlerle elektrik üretiliyor. Burada ağır bir elementin parçalanması sözkonusu bunun adına nükleer fisyon deniyor. Güneş’teki enerji üretimi ise bunun tam tersi bir mantıkla çalışır. Orada hafif atom çekirdekleri yüksek sıcaklık etkisinde birleşerek daha ağır elementler oluşur ve bu sırada yine ısı ve ışık ortaya çıkar. Bu reaksiyona nükleer kaynaşma = füzyon denir. Normalde böyle bir reaksiyonu fisyonda olduğu gibi denetim altında oluşturmak oldukça zor bir iştir. Çünkü çekirdekler pozitif elektrik yükü taşır ve birbirlerine yaklaştırmak istenildiğinde çok şiddetli bir şekilde birbirlerini iterler. Bunların kaynaşmasını sağlamak için aralarındaki itme kuvvetini yenebilecek büyüklükte bir kuvvetin kullanılması gerekmektedir. Gereken bu kinetik enerji (hareket enerjisi), 20-30 milyon derecelik bir sıcaklık gerektiriyor. Bu olağanüstü bir sıcaklıktır ve kaynaşma tepkimesine girecek maddeyi taşıyacak hiçbir katı malzeme bu sıcaklığa dayanamaz. Yani bu birleşmeyi gerçekleştirecek bir düzenek yeryüzünde yoktur. Böyle bir sıcaklıkta madde “plazma” halindedir. Bilim adamları bu plazmayı hapsedebilecek yüksek manyetik alanlar elde etmeye çalışıyorlar. Sonuçta kontrollü bir füzyon reaktörü yapabilirsek insanlığın enerji problemi çözülecektir. Tepkimeye sokulan element genelde hidrojendir. Hidrojen atomları füzyon reaksiyonuyla birleşip daha ağır element olan helyuma dönüşür, hidrojenin en önemli kaynağı dünyamızda sudur, kısacası SU’yu yakabildiğimiz an Tip-I medeniyet seviyesine çıkabileceğiz başka çaremiz yok. Esenlikler.

ÖNCEKİ MAKALELER

SEÇME YAZILAR

TEKNOLOJİ

TAVSİYE SİTELER

Merak ettiğiniz sorgulamalar... En kapsamli Beşiktaş yaşam ve firma rehberi, 2008... İlk Kurşun İzmir'de Ocak 2006'dan beri aylık yayımlanan Atatürkçü gazetedir